23 Aralık 2010 Perşembe

Fâni mevcudatın visali madem fânidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi, bir saniye gibi geçer...

Kardelen“...EVET BİR ÇİÇEKLE BAHAR OLMAZ AMA HER BAHAR BİR ÇİÇEKLE BAŞLAR...

Ya sen benden azat ol yürek Ya da ben senden
Yüreğim kanıyorsun, acıyorsun biliyorum
Bari sen söyle ne yapayım senin için
Hangi denizlere bırakayım SEN'i
Hangi şahadet yağmurlarında ıslatayım SEN'i
Hangi kutlu yolda koşayım SEN'in için
Hangi yolun yolcusu olayım SEN'in için
Söyle bana yürek söyle de onu yapayım…



Hicret Eden Kalemim …
Bir kâğıt ve titrek bir kalem... Neden titriyorsun ki kalemim? Bugüne kadar kâğıdın önünde eğilmeyen başın nerede? Kendinden emin, o her şeyi bilen ve tartan terazine ne oldu? Seni bu kadar mahzunlaştıran, terazinin kaldıramadığı güllerin ağırlığı mı? Öznesiz kurduğun, sevgiden ve muhabbetten uzak, bencil cümlelerin nerede şimdi? Tükenmez zannettiğimiz kalemler, bitmez dediğimiz sevgiler çoktan göçüp gitmedi mi? Gel, sahip olduğumuz her şey tükenmeden, kokusu bugünlere ulaşan gül çağına seyahat edelim. Artık yüzleşme zamanı geldi sevdiğimizi zannettiklerimizle…
Yer Mekke... Yer Medine... Haneleri, hanedanları güle boyanan beldeler. Hissediyorsun değil mi kalemim bu eşsiz kokuyu? Hayatımız boyunca görmüş müydük böylesine mütebessim, böylesine pak sîmâları? Üzerimizdeki bu pamuk elbise, sâde bir sevginin kaftanı olmalı. Nasıl unuturum? Bu kıyafetleri ne gurur, ne kibir giymişti. Ayaklarım yanıyor kalemim! Aşktan kızgın, kirden arınmış bu çöl kumlarında. Kopmuş takvimlere inat yürüyorum sonsuzluğa. Ben hiç yalınayak toprağa basmamıştım ki...
Burası felekleri tutuşturan aşkın merkezi, burası rahmet vadisinden âb-ı hayat dökülen belde. Ey güneşi bağrında taşıyan şehir! Ey kıskançlık ve muhabbetin birbirine küs olduğu şehir! Gül’e hasret olan beni ve mahcup kalemimi misafir eder misin bağrında? Biz ki günaşırı sevmeler şehrinden, her zerresini sevginin inşa ettiği muhabbet şehrine hicret etmek isteyen âşıklarız.
Bu, yanımızdan geçen, ömrünü biricik Sevgili’ye (sas) adayan Hz. Ebu Bekir (ra) değil mi? Bedeni, kuvveti, canı, malı ve dostluğuyla Peygamber’e (sas) siper olan, dünya malı adına neyi varsa bir an bile düşünmeden Sevgili uğruna infak eden Ebu Bekir! İslâm’ın davet yılında eza ve cefalarla karşılaşmış, Utbe bin Rebia’nın çivili ayakkabılarının darbesiyle, mübarek yüzü tanınmayacak hâle gelmişti. Kendine gelir gelmez ilk sözü; “Allah’ın peygamberi nasıl?” olmuştu ve yemin etmişti Efendimiz’in (sas) durumunu öğrenmeden yemek yemeyip, su içmeyeceğine. O, yaşadığı müddetçe her dâim Efendimiz’in (sas) dostu ve yoldaşı olmuştu. Hicret esnasında Resulullah’ın (sas) parçalanan, kanayan ayaklarını gözyaşlarıyla temizlemiş, Sevr Mağarası’nın boşluklarını kapattığı ayaklarını (ihtimal Kâinatın Efendisi’ni bir kez görebilmek uğruna) ısıran yılanın acısına, Kâinatın Sevgilisi (sas) uyanmasın diye tebessümle sabretmişti. O’nu (sas) öyle seviyordu ki, Sevgili’nin amcası Ebu Talib’in imanını, kendi öz babası Ebu Kuhafe’nin imanından daha çok arzu ediyordu. Ebu Bekir demek sevmek, Sevgili’yi (sas) kendine tercih etmek demekmiş kalemim! Şu hüzünlü bakışlardaki mânâyı çözebildin mi? İnanmışlık ve adanmışlık süzülüyor bu gözlerden...
Sevmek, huzur bulmakmış kalemim. Huzursuzluk nedir bilinmeyen bu şehirde, Sevgili’nin (sas) bütün güzelliğinin yansıdığı bu şehirde, ben de huzurluyum şimdi. Ayakkabıya alışmış ayaklarım acımıyor artık!
Şu küçük, kimsesiz çocuğun başını okşayan Hazreti Ömer (ra) değil mi? Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Ömerü’l-Faruk. Adalete asıl mânâsını veren, adaletin en büyük temsilcisi... Neden korktun, neden ürktün ki kalemim? Aşka ihanet etmemişsek neden korkalım ki, doğunun ve batının kendisinden çekindiği Ömer’den. Gerçi sen de haklısın. O hep sâdık kaldı aşkına, riyasız bir sevgiyle bağlıydı Resulullah’a (sas). Zaten onun adaletinin kaynağı da, Sevgili’ye (sas) duyduğu bu aşktı. O aşk sayesinde, mâşûkunu örnek almıştı. “Kızım Fatıma bile hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim!” diyen Sevgili’nin (sas) izinden, oğlu Abdurrahman’ı bile cezalandırmaktan çekinmeden gitmişti.
Korkusundan çoçuğunu düşüren kadına diyet ödemiş, zımmîlerden bir ihtiyara maaş bağlamış, hattâ ölümüne sebep olduğu bir kuş için bile müşaverede bulunmuştu. Sevmek, canından vazgeçmekmiş kalemim. Sevgili’ye (sas) o kadar müştak idi ki Ömer (ra), kılıcını kuşanıp bütün Kureyş’e meydan okuyarak hicret etti Medine’ye. Can endişesi taşımadan... Sadece Cânân’a (sas) kavuşmayı düşünerek... Ey yüce Ömer! Buğulu bakışların yıktı bütün dayanaklarımı. Sevda lügatımdaki kelimeler silindi gitti. Ellerime kar yağıyor çöl sıcağında; üşüyorum, titriyorum. Sevgili’ye (sas) aşkından bir nebze istesem, görebilir miyim yıldızlara ışık veren yüzünü? Yalnızlığım bana bir zindan gibi bakarken, seninle hükümlü olsam güle, kelepçemiz gülden olsa...
Ne görsem aşk bu şehirde, rüzgâr bile seviyor, okşuyor insanı... Ve Mescid-i Nebevî karşımda... Sağ köşede, hasırın üzerinde uzanan biri var. Üzerinde eski bir örtü... Hz. Osman (ra) bu... Bir defa olsun Peygamber’in (sas) yüzüne dikkatlice bakamayan, hayâ sahibi insan. O’nun (sas) huzurunda, başındaki kuşu kaçırmak istemez gibi kıpırdamadan oturan, meleklerin kendisinden hayâ ettiği kahraman. Peygamber aşkıyla, öfkesini yok eden hilm sahibi Osman (ra). Neden utandın ki kalemim? Bugüne kadar yazdıklarından mı? Yoksa yazmadıklarından mı? Sevmek, sevdiğinin ahlâkıyla terbiye olmakmış kalemim. Ah, hayâ âbidesi Osman (ra)! Seni böylesi yakan, gözyaşlarının söndüremediği aşkından bir kıvılcım da bana versen. Ben de yansam senin gibi... Küllerimden çiçekler açsa, yüzü, Sevgili’ye (sas) bakan...
Şu kılıcı gördün mü kalemim? O kılıç ki Sevgili’nin sımsıcak aydınlığıyla büyüyen Hazreti Ali’nin (ra) kılıcı. O kılıç ki küfrün karşısında keskin, Peygamber (sas) huzurunda bir hurma dalı kadar narin... Ey aşkın fermanını yazan gül kokulu kılıcın sahibi! Kalemimi kılıcınla bilesem, ben de -Peygamber’in (sas) hicret ettiği gece yatağına yattığın gibi- canımı hiçe sayabilir miyim? Allah’ın rahmet soluğundan ibaret bu cana, aşkından bir tutam versen, korkulardan emin olarak feda edebilir miyim kendimi?
Bir bir seyreyle kalemim. Edep, tevazu, fazilet, muhabbet âbidesi, peygamber âşığı sahabe efendilerimizi. Hz. Bilâl’i (ra) meselâ. Demirden gömlekler giydirilerek güneşte kavrulduktan sonra Mekkeli çocukların elinde sokaklarda dolaştırılan, bütün işkencelere “Ehad, ehad!” haykırışlarıyla mukabele eden, taşınamaz taşları bağrında Sevgili’nin (sas) hayaliyle taşıyan Bilâl’i (ra). Her gün beş vakit, asırlara meydan okuyan sesiyle Sevgili’yi zamana müjdeleyen, muhtaç olan her sineye Sevgili’yi (sas) duyuran Bilâl’i (ra).
Anne ve babasının makamını Rasulullah’a (sas) veren, bu kutlu tercihle Peygamber ailesinden olan Zeyd bin Hârise’yi. “Sen, bizim kardeşimiz ve arkadaşımızsın.” dediğinde Sevgili, mescitten sevinç gözyaşlarıyla, uçarak çıkan Zeyd’i (ra). Sığınacak bir mecra ararken Taif’te Sevgili (sas), ona âdeta bir zırh olan Zeyd (ra) Hazretleri’ni. Taiflilerin attığı taşlar, toprak olmayı dilerken Hakk’tan, Taif halkına; “Bana atın taşları, incitmeyin Kâinatın Sevgilisi’ni!” diye yalvaran Zeyd’i (ra). Mute’de şehit olana kadar peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, onu canından özge can bilen Zeyd’i.
Kalemim! Zikrini nefesinde taşıyan ağaçlardan yapılan kalemim! O’nun (sas) sevgisini dilesem, Nebi sevdasını dilensem ben de böyle yanabilir miyim aşkla? O’nu (sas) bilmek, sevmeye yeter mi? Bir el uzanışı kadar yakınken O’na (sas), canımdan yakınken, sinemde incim aynı zamanda çilemken, sürgün düştüğüm beldeden aşk şehrine gelmişken yıldızlar kadar uzak düşer miyim O’ndan? Ah, kalemim! Kalın dallı hurma korkulukları evim olsa. Hiçbir şeyim olmasa ama, O’nu (sas) bir kez görsem ve gömülsem mübarek ayaklarının dokunduğu bu mukaddes topraklara...
Bak kalemim! Sevginin öğretmenine bak! Peygamberin Medine elçisi Mus’ab bin Umeyr’e (ra)... Peygamber aşkıyla coşan yüreği, yerinde duramayan kalbi, ancak yine Sevgili’nin (sas) mübarek elleri dokununca okyanus derinliğine dönüşen Mus’ab’a... Uhud’da düşmanın dikkatini Efendisi’nin üzerinden çekmek için, şehadet şerbetini düşünmeden içen Mus’ab’a... Sancağı eline alıp, “Allahuekber” nidalarıyla meydana atılan ve önce sağ elini sonra da sol elini kaybedip sancağı pazularıyla tutan Mus’ab’a... Sancağı şehit olmadan bırakmayan ve en sonunda sancakla birlikte toprağa düşen Mus’ab’a...
Gör kalemim! Hepsini gör! Halid bin Velid’i, Abdullah ibn-i Mesud’u, Hz. Sümeyye’yi ve her biri bir yıldız olan sahabe efendilerimizi gör! Hazreti Sevban’ı gör, meselâ. Bir gün Peygamber’e gelip, “Ey Allah’ın Resulü! Sen bana nefsimden daha sevimlisin. Sen’i (sas) çocuğumdan daha fazla severim. Evimde otururken hatırlayıp da gelip Sen’i (sas) göremezsem rahat edemiyorum. Sen’in (sas) ölümünü ve kendi ölümümü düşününce hâlimden endişe ediyorum. Biliyorum ki, Sen (sas) Cennet’e dâhil olduğunda peygamberlerle olacaksın. Benimse Cennet’e girmem şüpheli. Girsem bile, Sen’inle (sas) beraber olamamaktan korkuyorum.” diyen Sevban’ı. Sevgisinin tertemiz gözyaşları Rahmân’ın kapısına düşer düşmez, “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte o Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlardır.” müjdesine mazhar olan Sevban’ı.
“Sevmek, Allah’a ve Resulüne itaat etmekmiş” diyorsun kalemim, bildim. “Kır artık belimi sahibim, yazmak bana ağır geliyor!” diyorsun. “Göm beni gül kokan, aşk tüten bu topraklara... At beni sahabe yüreklerinde yanan ateşlere, at ki hakiki sahibime kavuşayım, yanıp kül olayım!” diyorsun. Yakarışın son bulsun artık kalemim! Seni buz gibi, asfalt yollu, gri renkli betondan şehirlere götürmeyeceğim. Cehaletle sırçalanmış, sevmeyi bir yük sayan, aşk fakirlerinin masalarına koymayacağım. Kim bilir belki nurdan bir kalem olur, na’tlar yazarsın Sevgili’ye. Sevgiler şehrine, Sevgili’nin şehrine göçen kalemim, hicretin kabul olsun. Atıyorum seni Mekke çöllerine, fısıldıyorum kulağına, “Anam, babam sana feda olsun ya Resulallah!” diye. Yakıyorum, gün aşırı sevmelere alışmış benliğimi ve dönüyorum yüzümü sadece Sevgili’ye... En Sevgili’ye...
Yasemin Açıkgöz


ALLAH' ım biraz inşirah biraz nefes…

hayr ola...
her adım...
her an...
biraz da inşirah ola...
biraz da nefes...

Kardelen“...EVET BİR ÇİÇEKLE BAHAR OLMAZ AMA HER BAHAR BİR ÇİÇEKLE BAŞLAR...

Copyright ©2010 KARDELEN™

HAYAT...

Baharı bekleyen yaralı kuş...
Gül üstüne rahmet yağar...
Sabreyle...
Sabreyle...
Sabreyle...

HAYAT...


Ne güzeldir birbirini görmeden sevmek, Ne güzeldir sadece gönül gözüyle bağlanmak!..



Zannetmeyin ki gücümüz bitti...

Yorgunuz zannetmeyin ki silahımız yok...

Suskunuz...



'' Siz hiç kafesi açılan bir kuşun, Ağladığını gördünüz mü?

Ölüm işte o kafesin açılışıdır...''

AŞK....

Misk vücuduna değil, kalbine sür...
Kalbe sürülecek misk nedir?...
ALLAH-ı Zülcelâl'in ism-i şerifidir...


Hayatı AŞK'a bölünce AŞK çoğalır;
Bütün hayatları toplasan geriye AŞK kalır...
MEVLANA

AŞK....

Garip hâl ki anlatılmaz...
Anlatmaya insan takat bulamaz...
Seslenirde sûkutunu bozmaz..
Çağırırda adım atmaz...
Uzaklaşırda kopamaz...



Sus Gönlüm!...

Seni senden daha iyi bilen RABBİN' nin hükmü vuku buluncaya kadar sus!...

Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli ararsınız, fakat bulamazsınız bir türlü; ve kala kalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz..

Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli arasınız, fakat bulamazsınız bir türlü;
ve kalakalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz...
O zaman bilin ki ALLAH kimsesizlerin kimsesidir...
Bilin ki ALLAH(C.C.) dosttur...
''Dost isterseniz ALLAH(C.C.) YETER!...''

21 Aralık 2010 Salı

BEKLEYİŞLERE YÜKLEMİŞSEN AŞKINI VE ‘YARIN’I BEKLEYEREK TÜKETİYORSAN ZAMANINI, BEKLEME ...... Çünkü; O YARIN HİÇ GELMEZ.....!

Kur’an-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Asra yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsran (zarar)dadır.
Ancak inanıp salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve
sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asr, 1-3)
Anlamak; yüreğindeki tanımlayamadığın çırpınışın,
ruhundaki galeyanın, secdede son bulmasıdır.

Yalnız Soluk ...


Ruhum, yalnızlığın bahçelerinde gezinirken bir sevdâya ağladığını fark ettim. Sordum yalnızlığıma:

“–Kimdir, seni benim içime salan?” diye…

Hüzün geldi yanına ve konuştu yalnızlığım:

“–Huzuru aramaktır!..” dedi benim adım… “Bu arayıştır, beni içine salan!..”

Hani olur ya, renksiz resimlerdeki yalnız duran banklar gibi, bu da başka yalnızlıktı kalpte yaşanan… Sayısız nefeslerin içindeki “yalnız soluktur” adı… Dostluğun özlemi eklenir ve yangın olur, yalnızlık makamı… Her kelime ikinci bir anlam kazanır, gittikçe açılır perdeler ve mevsimine göre sevdâ yaşanır… Rabbin merhametidir bu yalnızlık!.. Tüm dayanakların bencilliğidir… Sıkışan yüreklerin feryâdıdır.

İnsan bilmez sâdeliğini ve bilmez kimsesizliğini… Tâ ki, rahmet tecellî eder ve başlar kalplerden gidişler!.. Sahte putlar gider!.. Beyazı kıskanır ruhlar, çünkü en çok sevdâsı olana yakışır temizlenen yürekler…

Kaybolanlar, anlatılmaz bu arayışlarda… Ve bulunanlar da gizlidir.

Bir yalnızlıktır bu… Uçuşan yaprakların hışırtısı gibi nereye estiğini bilmeden, yalnızca “Es!..” emrini yerine getiren!..

Ve bir keşiftir bu, malzemesi yalnızca bir yürek olan ve aslâ yalnızlığından gocunmayan!.. Kimileri korkar bu “tek”likten, kimi ise alır lezzetini, payına düşen nasibinden!.. Derinliğini maviden alır, bu hisler… Toy yürekler gibi korkmaz ölümden… Lafta da kalmaz bu yalnızlık, Yaratan, her şeyin farkındadır.

Şimdilerde benden öte bir ses var içimde… Kalabalıkların içindeki, yalnızlığına ağlayan ruhların gözyaşlarını, bilmez sahipleri… Doludur içi… Dolu zanneder, oysa… Kalabalıktır etrâfı… Yalnızdır oysa… Gözü kapalı, her dâim sevenleri vardır. Yaratan’ın sevgisi asıldır oysa… Bunlarla yüzleşmek de ürkütür, seveni çok olanları ve ebediyeti kıskananları…

Alıştırmalı gönülleri… Farkına varmalı… Etraftaki nefeslerin “çokluğu” kadar “fâniliği” de akıllarda kalmalı… Bilmeli âcizliğini ve Yaratan’a sığınmalı!...

Gülen yüzler de ağlar bir gün!.. Kalabalıklar da tenhâlara salar, kendini!... Bu vakitler gelmeden bulmalı dengeyi!..

Bir yatırım yapmalı kalplere… İlerideki sâde günler için… Yaratan’ın sevgisinden bir çınar büyütmeli… Yalnızlığımda, gölgesi, tesellî mekânım olan ve gerçekleri sindirecek kadar büyüklüğü keskin olan… “İman azığı”m olmalı… Yalnızlığımda, karnımı doyuracak kadar sağlam olan…

Uzak sanmamalı, bu beklenen yaprak dökümü günleri!.. Bir gün titrek ellerimle penceremi açtığımda, gelmiştir “yalnız soluk” mevsimi…

Aslına dönmüştür her şey… Ruhum kendi sevdâsının derdindedir artık.. Vakitler ayrılır cömertçe, Yaratan’ın muhabbetine…

Hissetmeseydim bu hüzünlü mevsimleri, bilirim ki, kavuşmayacaktım muhabbete!... Bilirim ki, oyalanacaktım, bir çok “soluk” içinde!.. Burnu büyük sevdâlarımın peşinde koşmaktan, “son nefesimde” yorulacaktım. Ve geç kalmışlığın yasını tutamadan, yok olacaktım!...

Şimdi ruhum kendine gelir. Bırakır, kalabalıklar içindeki çâresiz mırıldanmalarını… Etrâfındaki nefeslerin soğukluğu da üşütmez artık içimi… İman ateşi ve Yaratan’ın sevgisi ısıtır, tüm kâinâtı ve beni…

Yalnızlık, başka lezzetler katar ömrüme… Bir başka güzelliktir, sâdelik… Artık yüzüme kan gelir… Tebessümlerin, aynasıdır içimde değişen mevsimlerin… Yaprağın kaderi düşmekse, benim de kaderimdir, yalnızlığımla yüzleşmek ve düştüğüm yerden Mevlâ’ya yükselmek… Yeniden sevmek, yeniden sevgiyi hissetmek… Yalnızlığın tadını çıkarmak… Huzurlu dakikalarla baş başa kalmak…

Şimdi değişir, yalnızlığın karanlık tarihi… Şimdi temizlenir, üstüne sürülen kirli lekesi… Artık “öz” vardır, kalabalıklardan sıyrılmış olan… Yalnız Rabb’in merhamet tecellîleri vardır kalplerde… Duâlar vardır ve O’nu keşfetmek vardır, çok derinlerde…

Kuramadığım hayali kadar sevdim yalnızlığı… Ürpertisi bende derin bir iz bıraktı. Issızlık, çığlıkları kıskandırdı…

Ve beni elimden tutup Rabbime, bu yalnızlık taşıdı.

Fatma Aladağ


Ey nefis! Etrafındaki insanların çokluğuna bakıpta aldanma ..
Çünkü; sen yalnız ölecek,
kabre yalnız girecek ve kendi hesabını yalnız vereceksin ..


Mevlâna Celâleddin-i Rûmi (k.s.) Hazretleri şöyle buyurur;
"Zâlim kimsenin sohbetinin zâlim yaptığı gibi,
Sâlih kimselerle sohbet, seni sâlih kimse yapar."
İnsan, dünyada zâlim, fâsık ve günahkâr kimselerle
sohbet edip onlarla oturup kalkarsa kıyamet gününde beraber haşrolunacaklardır.
Sen ne kadar iyi olursan ol,
onların o sohbetinin uğursuzluğu sana da sirâyet eder,
ama sen onu anlamazsın…

”İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmeli...”
”Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...”


İKİ ŞEYİ ASLA UNUTMA!
ALLAH I VE
ÖLÜMÜ
İKİ ŞEYİ DE HEMEN UNUT!
YAPTIĞIN İYİLİĞİ VE
GÖRDÜĞÜN KÖTÜLÜĞÜ.....


Kardelen“...EVET BİR ÇİÇEKLE BAHAR OLMAZ AMA HER BAHAR BİR ÇİÇEKLE BAŞLAR...

Copyright ©2010 KARDELEN™